Arzın Merkezine Yolculuk: İzlanda… Üçüncü Bölüm

Arzın Merkezine Yolculuk: İzlanda… Üçüncü Bölüm

Yazılma zamanı 02/05/2019
editor


Yazar: Sevilay Karaduman,1990-1996 yıllarında DEÜTF de üniversite eğitimini tamamlayıp, arkasından aynı üniversitede Acil Tıp ihtisası yaptı. Halen İzmir Özel Kent Hastanesinde Acil Tıp uzmanı olarak çalışıyor. İş hayatı dışında farklı rotalara ve kültürlere seyahat, spiritüel eğitimler, spor, sağlıklı ve doğal ürünlerle beslenme ile mutfak atölyelerine vakit ayırıyor.

İzlanda yazı dizisinin “İkinci bölüm” ü için lütfen tıklayınız.

Seydisfjordur manzarası güzel olan ufak bir kasaba fakat burası için rotadan biraz çıkmamız gerekiyor. Gidilmeli mi? Evet, bence gidilmeli görülmeli. Daha doğrusu fiyortlarda olabildiğince fazla gezilmeli. Sahil şeridinden ayrılıp, içeri girince manzara birden değişiyor, biraz sanki sıradanlaşıyor. Eğilsstadir kırsalda bir kasaba. 2400 kişilik nüfusu ile bugün karşılaştığımız köylerden sonra bize dev bir metropol gibi geldi. Aslında pek bir özelliği yok. Yalnızca dinlenmek, belki bir şeyler atıştırmak için ufak bir mola vermek yeterli.   

Uzun bir yolculuktan sonra yeşilin her tonundan mahrum gri volkanik kayalıklarla çevrili bir arazide yer alan Dettifoss’ a geliyoruz. Bu dünyaya ait değilmiş izlenimi yaratan gri ıssız arazide gezinirken kendinizi ayın yüzeyine ışınlanmış gibi hissetmenize engel olamayacaksınız. Bu ürkütücü doğada karşılaşacağınız Avrupa’nın debisi en yüksek şelalesi ise tek kelime ile nefesinizi kesecek. Vaktiniz varsa biraz daha yürüyerek aynı nehir üzerindeki diğer bir şelale olan Selfoss’ u da görebilirsiniz.   

Buraya gelirken geçtiğimiz stabilize yola devam ederek ormanlık bir alana ve gölete sahip, yürüyüş yapabileceğiniz Asbyrgi Kanyon’ unu ziyaret edebilirsiniz. Sonra da gördüğüm tüm fotoğrafları harika olan küçük sahil kasabası Hüsavik’ e gidebilirsiniz. Ekip çok yorulduğu için maalesef biz ikisini de yapamadık. Balina turlarının da yapıldığı Hüsavik kasabasını adını bir dahaki sefere diyerek hafızama kazıyarak, Myvatn gölüne yakın Stöng kasabasındaki bungalov evimize doğru rotamızı çevirdik. Bu kasabayı ertesi gün tüm günü göl çevresinde geçireceğimiz için özellikle seçmiştik. Amacımız yemeğimizi yiyip, hemen yatmaktı. Ama benim yatış saatim 03.00’ü buldu yine. Bugüne kadar hiç görmediğim bir gökyüzü vardı. Nefesinizi kesen bir kırmızı turuncu… Resim olsa amma abartmışlar, fotoğraf olsa photoshop yapmışlar derdim. Durum böyle olunca burayı da Mars’a benzetmekten kendimi alamadım. Tabi ki Mars’ da uyuyarak anı ve gökyüzünü kaçırmak istemedim.

Dördüncü günümüzde Myvatan Gölü çevresinde olacağız. Bugün tatilimiz boyunca en az araba kullandığımız doğal olarak en az yorulduğumuz gün oldu. Bu bölge ülkenin çamur ve kükürt havuzlarının olduğu yer. Tüten buhar kaynaklarının fotoğraflarda etkili görüntü yarattığını söylemeden geçemeyeceğim. Ayrıca Myvatan gölünde kuş gözlem alanları, şelaleler, volkanik kraterlerde mevcut. Game of Thrones’ un pek çok bölümünün de çekildiği bölge olduğunu unutmayalım.

İsterseniz Blue Logon’ a alternatif natürel banyolarda dinlenebilirsiniz. Biz Blue Logon’ a gittiğimiz için tercih etmedik. İlk durağımız Viti krater gölü oldu. Araçla yanına kadar gidip, kısa bir yokuş yürüyerek ulaşıp, 30-45 dakikada kraterin etrafını dolaşabiliyorsunuz. Manzara çok güzel, mutlaka panoramik fotoğraf alın. Kraterin etrafında dolaşmak İzlanda’ da yaptığım, gördüğüm pek çok ilklerden biri oldu. Mutlaka görün ve çevresini turlayın derim. İkinci durağımız Grjotagja kaplıca mağarası. Burası küçük, özelliği az, ziyaretçisi çok olan bir yer. Sebebi ise malum dizide John Snow’ un çarpıcı sahnelerinden birinin burada çekilmiş olması. Arkadaşlarımdan biri dar mağaradan çıkarken kafasını çarpıp skalp ta 1.5 cm lik bir kesi oluşunca ciddi panik yaşadı. Acilci olarak tabi ki iş bana düştü. Saç bağlama yöntemi ile yarayı kapatıp, selpak ve bandana kullanarak yaraya tampon yaptım. Zaruri moladan ve herkes rahatladıktan sonra gezmeye devam ettik. Gölün etrafında dikkatinizi çekecek kadar büyük patlamış bir yanardağ olan Hverfjall’ i göreceksiniz. Aracınızı bırakıp yürüyerek 30 dakikada tepesine kadar çıkabiliyorsunuz. Etrafını dolaşmak ve manzarayı izlemek 1 saati aşacaktır. Pek çok insanı kutsal bir görevi yerine getirir gibi, bu ritüeli yaparken uzaktan izlemek bile güzeldi. Biz yapamadık çünkü yaşanan ufak kafa travması sonrası hastamız çok keyifsizdi. Efor gerektiren bu yürüyüş yerine kuş gözlem yeri olan ormanlık bir alana ve içindeki sevimli kafeye gitmeyi tercih etti. Sırada birbirine çok yakın olan Dimmuborgir lav tarlası ve Höfoi-skutustaayigar kayalık lav oluşumları var. Oldukça etkileyici ve gene Dünya değil. Mutlaka görün. Her ikisi de 30- 45 dakikada gezilebiliyor.

Myvatan bölgesini arkada bırakıp Akureyri’ ye doğru yol alırken manzarasıyla etkileyici bir şelale olan Godafoss karşınıza çıkıyor. 30 dakikalık kısa bir mola burası için oldukça yeterli bir süreç. Akureyri’ ye erken gitmek ve bu şehirde vakit geçirmek istiyoruz. Çünkü burası İzlanda’ nın ikinci büyük şehri ve biz daha bu güzel ada ülkesinde hiç büyük şehir görmedik. Okyanus kıyısında olan şehre girerken etkileyici manzara bizi bayağı heyecanlandırdı. Sevimli mimarisi, şirin restoran ve kafeleri ile çok beğendik Akureyri’ yi. Akureyri’ nin en önemli etkinliklerinden biri balina izleme turları. En az yarım gün ayırmamız gerekeceği için başka bahara bıraktık. Buraya büyük şehir dediğime bakmayın siz. Standart bir Avrupa şehrinin mahallesi kadar büyüklükte haberiniz olsun. Şehri pardon mahalleyi gezdikten sonra meşhur balina etini (balina yemekleri soyu tükenme tehlikesi bulunmayan minke balinası etinden yapılıyor ve her yıl belirli miktarda avlanıyor) tattık. Ciğer tadındaki balina etinin tadını hiç böyle beklemiyordum. Nede olsa balık yani. Karnımız doyduktan sonra büyük şehirde olmanın getirdiği heyecanla sosyalleşmek adına kafe, bar, pastane ne bulduysak denedik. Gece 01.00 gibi odama gittim ve halen gözlerimi öğlen güneşi gibi kamaştıran güneşi engellemek için siyah kalın perdeyi çekerek uyudum.

Sabah erkenden gene düştük yollara. Varmahlid köyüne kadar mola vermeden ilerledik. Burası sevimli bir köy ve hemen çok yakınında Glaumbaer kasabası var. İngilizlerin ‘turf houses’ dediği çatıları çim kaplı evlerden oluşan bu kasaba Unesco Dünya Miras listesinde. Volkanik bir ada olan İzlanda’ da odun sağlayacak büyük ağaçların az olması ahşap binaların yapılabilmesine en gel olmuş ve soğuk, yağmur, rüzgar gibi hava koşullarına karşı izolasyon sağlamak amacı ile çim evler Demir Çağ’ın dan itibaren yapılmaya başlanmış. Zamanla bu çim evler ada ülkesinin mimarisini belirleyen ana yapıları oluşturmaya başlamış. Bu köy ve kasaba, ada mimarisinin en güzel ve tipik örnekleri.

Adanın kuzeyinden batısına doğru yol alırken rotadan biraz çıkarak Hvitserkur kayasına geliyoruz. Okyanusun içinden yükselen 15 metre büyüklüğündeki ortası oyuk doğal oluşum fotojenik bir nokta ve ciddi ziyaretçi alıyor. Hayal gücü sayesinde fil, gergedan hatta ejderhaya benzetilerek ün salmış kayayı yukarıdan görebilir, isterseniz aşağı sahile de inebilirsiniz.

Yollarda çok sevimli, başka hiçbir ülkede göremeyeceğiniz atları seyretmeye doyamayacaksınız. Hatta bir at çiftliğine uğrayabilir, yakından görüp binebilirsiniz. Dünyadaki en saf at ırkı İzlanda’ daymış. Irkın saflığını korumak için adayı terk eden bir atın bir daha adaya dönmesinin yasaklandığını ve dört kişiye bir at düşmesi nedeniyle kişi başına düşen at sayısı bakımından İzlanda’nın dünyada birinci olduğunu öğrendik. Hazır hayvanlara girmişken ülkenin koyunları da çok güzel. Yumoş yumoş yastık yapıp yatasın geliyor. Çok uykusuz olduğum için tatil boyunca her koyun görüşümde yastık, yatak, uyku diziminden kurtulamadım. Ek bir bilgi kutba yakın olduğu için akla gelebilir ama İzlanda’ da hiç kutup ayısı yok.

Hedefimiz Snaefells yarımadası’ nda adını sürekli unuttuğum Stykkisholmur kasabası. Burada öğlen yemek molası veririz diye düşünmüştük. Uzun bir yolumuz var ve yolda bakım çalışmaları var. Çakıl yol hızımızı kestiği gibi konforumuzu da bozuyor. Acıkan ekip iyice huzursuzlanmaya başladı. Yol muhalefetinden dolayı ikindi saatlerinde kasabaya varıyoruz. Kafeleri ve restoranları ile sevimli bir kasaba çok da küçük değil. Dünyanın en ilginç mimarili kiliseleri arasında gösterilen Stykkisholmskirkja’ yı ziyaret ettikten sonra hoş bir restoranda enfes bir yemek yiyoruz. Dışarıda çok fazla insan olmamasına rağmen restoranlar tıklım tıklım dolu. İkinci girdiğimiz restoranda dört kişilik yer bulunca hemen oturup sipariş veriyoruz. Buralara kadar gelip İzlanda somonundan yemeden dönülmez tabi. Restoranın adını hatırlayamıyorum ama yemekler çok lezizdi ve porsiyonlar oldukça büyüktü. Epey oyalandıktan sonra akşam saatlerinde kasabadan ayrılarak geceyi geçireceğimiz Grundarfjördur kasabası ulaştık ve kendimizi yeni odamıza ve yataklarımıza bıraktık.

Güne minyatür İzlanda olarak bilinen Snaefells yarımadasında uyanıyoruz. Kraterleri, mağaraları, şelaleleri, siyah kumsalları, buzulları ile Ring Road yapamayanların uğrak noktası. Ring Road yaptıktan sonra bu bölgede gördüklerimiz bizi çok şaşırtmıyor tabi. Grundarfjördur kasabasının tam karşısında yer alan Kirkjufell Dağ’ ı ve hemen yanında Kirkjufellsfoss’ un, İzlanda’ nın en çok fotoğrafı çekilen noktalarından biri olduğunu ve nefes kesen güzelliğini belirtmezsek haksızlık etmiş oluruz. Sırf bu manzarayı doyasıya izlemek için Stykkisholmskirkja’ da değil Grundarfjördur kasabasında konaklamayı tercih etmiştik. Şelalenin yanından Kirkjufell Dağ’ ı muhteşem gözüküyor. En iyi fotoğraf karesi buradan alınıyor. Eğer bu güzel manzaraya yeteri kadar vakit ayırma imkanınız varsa konaklama şehri olarak Grundarfjördur değil de Stykkisholmskirkja’ yı seçmek daha eğlenceli olabilir.

Olasvik ve Hellnar gibi küçük kasabalardan geçip, Hellnar’ a çok yakın okyanus dalgaları ile ortadan delinmiş gibi duran kaya kütlesini görüyoruz. Berserkjahraun lav tarlasından geçiyoruz ve Arnastapi kasabasındaki fotojenik noktalardan biri olan aynı zamanda pek çok turistin nikah tazelediği yer olan ıssız siyah Budir Kilise’ sini buluyoruz. Çok eğlenceli pozlar verip, fotoğraflar çekiyoruz, Atlantik okyanusu’ nu seyredip güçlü dalgaların şekillendirdiği ilginç kayaları izliyoruz. Yarımada’ da ki son durağımız olan Ytri Tunga Plajı’ nda fok balıklarını yakından gördükten sonra zamanlama açısından ilk kez tahmini plana göre çok ileride olduğumuzu fark edip seviniyoruz. Yarımada’ nın küçük ve her yerin birbirine yakın olmasa bize epey vakit kazandırdı.

Reykjavik’ e çok yakın Borgarnes şehrine doğru yola çıkıyoruz. Şehre yaklaştıkça yollar kalabalıklaşıyor, araba sayısı artıyor ve sessizlik bitiyor. Büyük şehre geldiğimizi anlıyoruz.  3-4 mahalleden oluşan şehir için 1 saat ayırmak yeterli oluyor. Reykjavik yolundan saparak Golden Circle bölgesinde göl kenarındaki Golden Circle Apartments (konum, kalite ve fiyat oranı başarılı) yerleşiyoruz. Güzel bir yemek yiyoruz, hoş sohbet ve göl kenarında yürüyüş yaparak günü tamamlıyoruz. Biz tercih etmesek de burada da hoş bir termal havuz vardı. Konaklama için bu lokalizasyonu seçme sebebime gelince yarın meşhur Golden Circle turunu yapacağız ve Reykjavik’ den buraya git, gel vakit kaybetmeyelim diye düşünmüştüm. Hem zaman tasarrufu hem de lokalizasyon açısından mantıklı bir karar vermişim.  

İzlanda’ ya gelen turistlerin hemen hepsi Golden Circle denilen ülkenin doğal güzelliklerinin kısa bir özeti diyebileceğimiz bu rotayı bir gün gibi kısa bir sürede tamamlayabilir. Şahsi aracınız yoksa Reykjavik’ den bu bölge için turda satın alabilirsiniz. Tabi ki en güzeli kendi aracınızla istediğiniz kadar vakit ayırarak gezmek. Üstelik hiç de karmaşık bir rota değil. Bu rota genellikle Reykjavik’ den başlayıp yine aynı yere dönecek şekilde yapılır (yani tam bir çember). Nihayetinde görülecek noktalar belli ve bizim gibi kendi aracınız varsa çemberi esnetebilme şansınız var.  

Rotanın etkileyici yerlerinden biri yaklaşık 3000 yaşındaki Kerid Krater Gölü. Göl yatağı farklı renklerdeki toprak çeşitliliği ve turkuaz renkteki suyuyla fotoğraf çekmek için harika bir yer. Çevresini 20-25 dakikada dolaşıp sonra patika bir yol ve merdiven kullanarak gölün kenarına kadar inebiliyorsunuz. Girişi şaşırtıcı bir şekilde ücretli, çünkü İzlanda’ da başka hiçbir yere giriş için ücret ödemiyorsunuz. Değer mi derseniz? Kesinlikle diye cevap veririm.

Benim en çok etkilendiğim yer ise Strokkur Geysir’ i. Sanırım böyle bir doğa olayını dünya üzerinde başka bir yerde görmemiz pek kolay değil. Benim de ilk geysir tanışmam oldu. Her 8-10 dakikada bir kaynağından basıncın etkisi ile ortalama 20 metre yukarı püsküren sıcak suyu beklemek, o anı yakalamaya çalışmak heyecanlıydı doğrusu. Su oldukça sıcak dikkat edin, videoya alacağım derken yanmayın. Aslında burada birbirine yakın üç tane geysir var ancak aktif olanı Strokkur.

Rotanın ve İzlanda’ nın en popüler şelalesi Gullfoss. Dev bir yarıktan aşağıya akıyor gibi duruyor. Aracı park ettikten sonra 5 dakikalık bir yürüme ile buraya ulaşılıyor. Gullfoss’ un bire bir çevirisi Altın Şelale imiş. Golden Circle turundaki altın kelimesinin bu şelaleden geldiği söylenmekte. Gullfoss’ un devamında rotanın olmazsa olmazı değil ancak yol üzerinde olduğundan uğramanızda fayda olan Faxi şelalesine geliyoruz. İzlanda gezinizde bundan daha etkileyici şelaleler göreceğiniz kesin. Yine de durup soluklanın ve manzaranın tadını çıkarın.

Son durağımız Thingvellir Milli Parkı.  Vadileri, dağları ve gölleri ile burası doğa aşıkları için bir cennet. Kuzey Amerika ve Avrasya tektonik levhalarının buluştuğu yer olduğundan, jeolojik süreç burada adeta doğal bir tiyatro yaratmış. Buraya en az 3 saat ayırmalısınız. Birbirine yakın olsa da görülecek çok yer var ve yürüyüş yapması da keyifli oluyor. Öxararfoss şelalesi, Lögberg (eski parlamento binasının yeri), Thingvellir Kilisesi gezebileceğiniz yerlerden. Ayrıca scuba yapıyorsanız Silfra Diving yarığında (iki kıta arasında yüzme deneyimi) dalış yaparak tatilinize eşsiz bir tecrübe katabilirsiniz. Ben vakit kısıtlılığından dolayı değil buz gibi suya girmeye cesaret edemediğim için bu tecrübeyi deneyimleyemedim. Ama dalış yapanların heyecanını izlemek bile çok güzeldi. Otoparkı nadir ücretli olan yerlerden biri bu milli park. Bilet makinesinden fişinizi alıp, aracınızın önüne koymayı unutmayın.

Golden Circle ve Ring Road yaparak kilometrelerce yol kat ettik. Yollarla ilgili ufak tüyolar paylaşmak şart bence. İzlanda okyanus üzerinde kurulu bir ada olduğundan bulutlar nispeten hızlı hareket ediyor. Bu, güzel fotoğraf karelerinin çıkmasına sebebiyet verse de hava çabuk değişiyor. Hava günlük güneşlikken 10 dakika içinde tüm gökyüzünü bulutlar kaplayabiliyor.

Yolların çoğu tek şerit olarak akıyor ve bildiğimiz standart genişliğe sahip değil biraz daha dar. Ucu bucağı olmayan dümdüz bir lav tarlasında gidiyorsunuz ama arabayı kenara çekmek ya da dönmek isteseniz manevra yapabileceğiniz bir emniyet şeridi asla yok. Yol, nasıl bir amaç güderek bilemiyorum ama tarla zeminden ya da toprak zeminden 30 cm kadar yukarıda seyrediyor. Bu kadar boş alan varken, bu kadar refah ve medeni bir ülkenin emniyet şeridi olmadan, dar ve yerden yukarıda yol yapmalarını anlamakta gerçekten zorlandım.  Polis veya radar yok, sadece speedcamlar var. 90 km/h hızı geçmemeniz gerekiyor. Ben App Store’ den indirdiğim Sygic diye bir navigasyonu yurtdışında çok kullanıyorum. İnternet yokken de kullanılabilmesi en güzel özelliği. Ayrıca hız kameralarını, benzin istasyonu, tamircileri, cafe ve restoranları da gene internet yokken gösteriyor. Ücretsiz olan en temel Sygic’ i kullanmama rağmen çok memnunum. Yalnızca gitmeden önce gideceğiniz ülkenin haritasını programa indirmeniz yeterli oluyor.

Günü dolu dolu geçirdikten sonra İzlanda’ nın Başkenti ve ülke nüfusunun üçte ikisinin yaşadığı, Reykjavik’ e geldik. Türkçe ‘dumanlı körfez’ manasına gelen Reykjavik aynı zamanda Kuzey Kutbuna en yakın başkent ünvanını da taşıyor. Hemen çok merkezi, güzel manzaralı, temiz ve güvenli bir hostel olan Central Guesthouse yerleştik. Gene konum-kalite-fiyat olarak iyi bir konaklama adresi seçmişiz. İzlanda için plan yapanlara tavsiye ederim. Plansız programsız sokaklara dalıyoruz. Sevimli kafeler, restoranlar, barlar, rengarenk evler, hediyelik eşya satan dükkanlar ve ciddi sayıda turist dikkat çekiyor. Günlerdir yollarda neredeyse tek araba seyahat eden bizler birden kalabalığın içine girince metropole gelmiş gibi hissediyoruz. Aslına bakarsanız trafiğe kapalı üç popüler caddesi var o kadar. Bir tam gün Reykjavik için yeterli olur bence. Bu İzlanda’ da ki son gecemiz ve Reykjavik’ deyiz desek de günlerin yorgunluğunu üzerimizde taşıdığımız için geç saatlere kalmadan yatıyoruz. Yatmadan önce internette Reykjavik şehir sitesinde bulduğumuz parasız 3 saatlik bir tura adımızı kaydetmeyi unutmuyoruz.

Sabah tur rehberimizle gezerken İzlanda, Vikinkler ve Reykjavik ile ilgili bilgi alıyoruz. İzlanda’ da ilk insan yerleşimi 10. yy da başlamış ve ilk gelip yerleşenler Vikinkler olmuş. Reykjavik’ de olduğu gibi pek çok şehir isminde geçen ‘vik’ koy demekmiş. Dolayısı ile Vikinkler ‘koydan gelenler’ anlamını taşıyormuş. İzlanda’ nın diğer İskandinav ülkelerinden farkı, kıta Avrupası’ na uzak olmalarından dolayı nispeten izole yaşam sürmüşler ve Vikinkler’ den kalan kültür mirasını daha fazla korumuşlar. O kadar izole bir yaşam varmış ki rehberimiz ‘Biz İzlandalılar çoğumuz akrabayız. İzlanda’ da gece biri ile tanışıp, takılırsan, sabah soy ağacı programına girip akraba mıyız? diye kontrol etmen gerekir’ diye espri yapıyor. Vikinkler’ den kalan ve İskandinav ülkeleri arasında bir tek İzlanda’ da uygulanan Nordic isim geleneği halen kullanılıyormuş. Bildiğimiz anlamda soyadı kullanımı yokmuş. İnsanlar ‘A kızı B’ veya ‘B oğlu C’ şeklinde isimlendiriliyormuş. Dolayısı ile aynı anne babadan doğan kız ve erkek çocuklar farklı soyadları alıyormuş. Yani aynı aileye üye olan kişiler farklı soyadı taşıyorlarmış ve bundan dolayı İzlanda’ da telefon rehberi soyada göre değil ada göre sıralanırmış.

Diğer enteresan bilgi; Vikinklerin bir millet olmadığı, işsiz güçsüz, hırsız, yağmacı grupların kendilerini Vikink olarak isimlendirmesi. Vikink çizgi filmlerine hayran büyüyen ben, bir anda bu bilgi ile ciddi bocaladım. Yanlış anladığımı düşünüp yanımdaki arkadaşlardan sağlamasını yapma ihtiyacı hissettim. Ne ironidir ki İzlanda şu an dünyanın en güvenilir ülkesi. Polisi silah taşımıyor ve tarih boyunca yalnızca bir kez polis silah kullanmak zorunda kalmış; o da zihinsel engelli, iletişime açık olmayan bir kişinin yanlış anlaşılması sonucu olmuş. Ülkede demir parmaklı bir hapishane yokmuş. Snaefells Yarımada’sında belirli bir bölgeyi aşmadan elektronik kelepçe ile serbest dolaşarak cezalarını çekiyorlarmış. 2017 de tutuklu mahküm sayısı 124 ve bu sayının çoğu da göçmenmiş. Devletin ordusu ve tek bir askeri bile yokmuş.

Üç saatlik tur boyunca Old Harbour, Reykjavikurtjörn gölü, renkli evlerden oluşan sokaklarda gezindikten sonra gruptan ayrılarak farklı mimarisi ile Hallgrimskiekja Kilise’ sine gidiyoruz. Mimarisi kimine göre İzlanda’ nın pek çok yerinde karşılaştığımız bazalt sütunlarından, kimine göre ise okyanus dalgalarından esinlenerek yapılmış. Bana göre ise uzay mekiğine benzeyen şekli ile bugüne kadar gördüğüm en farklı kilise. Şehrin en yüksek binası ve üst katına çıkarak tüm şehri panoramik olarak ta görebilirsiniz. Harpa konser salonu da mimarisi ile oldukça ilginç bir bina ve görülmeyi hak ediyor.

Gece uçağı ile İzlanda’ dan ayrılacağız. Son saatlerimizi sokaklarda gezerek geçirirken içerisi kalabalık salaş bir balıkçı buluyoruz. Yemeklerinin lezzetli olduğu kapıdaki sıradan belli. Hemen sıraya girip ıstakoz çorbası ve deniztarağı gibi çok sevdiğim, ülkemde bulması zor, bulsan da yemesi pahalı, lezzeti sınırlı olan bu tatları test ediyorum. Zihnimde güzel anılar, gözlerimde hoş kareler ve nihayet damağımda enfes bir tat ile Arzın Merkezi İzlanda’dan tekrar gelmek üzere ayrılıyorum.   

Seyahat/Gezi yazılarımız farklı rotalarda devam edecek, Takipte kalın…